31 Ocak 2012 Salı
İLK DERS
Resmi Tarihte Homo Sapiens
( Uzak bir tarih
anlatacağım.
İşini bilenlerin tarihi...
Görkemli törenlerle donanmış
her bir sayfa.)
Dinle kaynakları...
Dinle denizleri...
Dinle uzaktan gelen sesleri...
Bak çocuğum,
kimse anlatmamıştır sana bunları,
çünkü kimseye de anlatan olmadı
doğru dürüst.
Her (insan) zaman içinde öğrendi bunları,
çünkü okudu, gördü ve yaşadı.
Önceleri ağaçtaydı
ılıman ormanlarda,
köklerle beslenerek
aklını heceledi
aaa eee uuu aaa
denizi buldu sonra.
İlk balığı süzdü aldı içinden denizin
pişirdi ilk ateşte,
karnı doydu.
Kıyılara yayıldı
taştan av aletleriyle.
Av bulamadı, hemcinsini yedi.
Böylece ok ve yayla kapandı
birinci perde.
Vahşet,
vahşet
ve gene vahşetti bunun adı.
Göçebe yaşıyordu en başında
oradan oraya, oradan oraya
Dişisi doğurdukça doğurdu
ve en sonunda
"dur" dedi, işe el koydu.
Topraklar ekildi,
hayvanlar kesildi, ateşte pişirildi...
Tahtadan kaplar, avadanlık,
bitkisel liflerden el dokumaları,
kabuk ve sazdan örme sepetler,
cilalı taştan aletler,
ağaç gövdesini oyarak
yapılan kayıklar...
İkinci perde barbarlıktır.
Fonda çömlekler vardır,
Evcil hayvan ve ekinler
bol çeşitli eski dünyada,
Güney Amerika'nın bazı kesimlerinde
görülense mısır ve lama.
Batıdakiler durup bekledi
kazıktan bölmelerle çevrili köylerinde,
kerpiçten ve taştan barınaklarında,
mısır ekerek,
kabak, kavun yetiştirip bahçelerinde,
evcilleştirdikleri lamalar
ve kümes hayvanlarıyla birlikte,
İspanyol'ları bekledi batıdakiler
durup öylece...
Bu arada doğulular,
o müthiş herifler
davarları sürüler halinde topladılar,
çoban halk türedi
akarsu otlaklarında.
Eski ormanları terk etti
ilk insan yavaşça
ve sürdü kendisini dosdoğru
denizlere, ovalara...
Etle, sütle beslendi
Aryen'ler ve Semit'ler;
farklı gelişti beyinleri.
Yeni Meksika yerlileriyse
bitkisel beslendiler
kaldılar düdük gibi.
Kahramanlık çağının Yunan'ı
gerçekleştirdi uygarlık sıçramasını.
Demir aletleri geliştirip,
kol değirmeni, körük, çömlekçi tornasıyla,
zeytinyağı, şarap üretimi
ve gemi yapımıyla,
harbi tarımcılık ve savaş arabalarıyla,
hatta mimarlığın sanat olarak başlamasıyla,
kentleriyle, kuleli ve duvarlarla çevrili,
ilk adımı attılar uygarlık merdivenine...
işte böyle kapandı üçüncü perde...
BÜLBÜL AVI
Ey karanlık yüzyılların suni sevgilisi,
endamı bahar ve şehzade için hazırlanmış elleri.
Bir haber gelmedi senden, meraklandım a canım,
şu günlerde sana pek, pek özendim a benim.
Akşam dönüşü geçtim o büyülü bahçenden,
açılmış güller, kararsızmış bülbüller,
dök saçlarını geceye, tutulsun ay.
Hep senden ibaret, emin ol ki hayatım.
Bir Mezopotamya'lının eski gözleri
yeni metinlere nasıl geçerse,
işte öyle geçmeli zil, şal ve gül yakın tarihimize.
Rastladığın her menekşenin
bir yüzü vardır mutlaka.
Şaşar kalır. Hoyrat sesler
cenin ötesi sürekliliğe sığınıp,
ormanlarda yol kesip, kan içip,
elinin tersiyle ağzını silip,
sivrilmiş köpek dişleriyle işte yirminci
yüzyıl, çevremde oğullarım, öz oğullarım ve
üvey oğullarım, mesih güvensizliğine soyunan
ruhsatlı tabancalarım yarım kalanı sürdürüyorlar
dedikçe...
Rastladığın her menekşe bir öncekinin
bitmemiş serüvenidir mutlaka.
(içimizden biri
karanlık gecenin mutsuzluğunu
sonuna kadar yaşamayı
denedi)
Acemi çaylak, dön bak geriye,
bak çünkü her şey yarım kaldı gene.
Git o taşa otur sen.
Dokunsun geçenler teninin rengine.
Soğuksun, buz gibi ellerin,
kanın donmuş, satılmış yüreğin,
tatmamışsın cansız yeleklerini düş gücünün,
dalmamışsın balıklama derinlere,
sevdiğin çiçek bile orkide değil.
Diploman ufak parçalara yırtılmış,
dağılmış odanın içinde.
İkinci seçenek, diploman çıtırdıyor
şömine ateşinde.
Üçüncüsü ani rüzgar almış götürmüş onu
yazlık evin balkonundaki masanın üstünden
denize uçmuş, ıslanmış,
artık kullanılmayacak halde.
Gece yolculuklarını gerilerde bırakmış çoktan,
uzun saçlı bir ay
yaklaşıp gülümsüyor
sorar gibi.
Kamyonlar geçiyor gecenin içinden
karşıdevrimci sürücülerin kullandığı.
Kaç genç kız bekliyor onlardan
kendilerine koca olmalarını.
"Bir kadın evde oturmalı," dedi Selma,
"sürülse de kamyonlar gece."
Uçurtmanın ipini kaçırmış acemi çaylak,
seksekte yenilmiş, bayrak yarışında sonuncu,
hele köprüyü kurarken
o görkemli köprüsünü
içten içe
emekli bir örümcek gibi
umutsuz gecede
suya mutlaka düşecek olan kara gölgesini
aklına getirmemiş bile.
Zaman aktı gitti onun için,
bilinen ölü zaman,
otlar, yıllar, tozlar eskidi hep.
Kuşku kaldı.
Yitip gitmiş olanla
hiç yaşanmamış arasında yazı-tura!
Sonunda verdi kararını,
öylece oturacaktı taşın üstünde,
fotoğraflar solana dek
ve manzara çorak alabildiğine.
O dik yokuşu inerken nasıl da ısıtmıştı güneş kanı.
Şeytanım, ruhum, mecalim, hatırla.
Yaşamadık mı?
Bir şey değişmeyecek,
sürüp gidecek eskisi gibi.
Hatırla!
Nasıl da ısıtmıştı kanı.
Nasıl da güneş.
Yaşamadık mı
o keskin çağı?
Nasıl da
ah tanrım
nasıl da
kanı.
endamı bahar ve şehzade için hazırlanmış elleri.
Bir haber gelmedi senden, meraklandım a canım,
şu günlerde sana pek, pek özendim a benim.
Akşam dönüşü geçtim o büyülü bahçenden,
açılmış güller, kararsızmış bülbüller,
dök saçlarını geceye, tutulsun ay.
Hep senden ibaret, emin ol ki hayatım.
Bir Mezopotamya'lının eski gözleri
yeni metinlere nasıl geçerse,
işte öyle geçmeli zil, şal ve gül yakın tarihimize.
Rastladığın her menekşenin
bir yüzü vardır mutlaka.
Şaşar kalır. Hoyrat sesler
cenin ötesi sürekliliğe sığınıp,
ormanlarda yol kesip, kan içip,
elinin tersiyle ağzını silip,
sivrilmiş köpek dişleriyle işte yirminci
yüzyıl, çevremde oğullarım, öz oğullarım ve
üvey oğullarım, mesih güvensizliğine soyunan
ruhsatlı tabancalarım yarım kalanı sürdürüyorlar
dedikçe...
Rastladığın her menekşe bir öncekinin
bitmemiş serüvenidir mutlaka.
(içimizden biri
karanlık gecenin mutsuzluğunu
sonuna kadar yaşamayı
denedi)
Acemi çaylak, dön bak geriye,
bak çünkü her şey yarım kaldı gene.
Git o taşa otur sen.
Dokunsun geçenler teninin rengine.
Soğuksun, buz gibi ellerin,
kanın donmuş, satılmış yüreğin,
tatmamışsın cansız yeleklerini düş gücünün,
dalmamışsın balıklama derinlere,
sevdiğin çiçek bile orkide değil.
Diploman ufak parçalara yırtılmış,
dağılmış odanın içinde.
İkinci seçenek, diploman çıtırdıyor
şömine ateşinde.
Üçüncüsü ani rüzgar almış götürmüş onu
yazlık evin balkonundaki masanın üstünden
denize uçmuş, ıslanmış,
artık kullanılmayacak halde.
Gece yolculuklarını gerilerde bırakmış çoktan,
uzun saçlı bir ay
yaklaşıp gülümsüyor
sorar gibi.
Kamyonlar geçiyor gecenin içinden
karşıdevrimci sürücülerin kullandığı.
Kaç genç kız bekliyor onlardan
kendilerine koca olmalarını.
"Bir kadın evde oturmalı," dedi Selma,
"sürülse de kamyonlar gece."
Uçurtmanın ipini kaçırmış acemi çaylak,
seksekte yenilmiş, bayrak yarışında sonuncu,
hele köprüyü kurarken
o görkemli köprüsünü
içten içe
emekli bir örümcek gibi
umutsuz gecede
suya mutlaka düşecek olan kara gölgesini
aklına getirmemiş bile.
Zaman aktı gitti onun için,
bilinen ölü zaman,
otlar, yıllar, tozlar eskidi hep.
Kuşku kaldı.
Yitip gitmiş olanla
hiç yaşanmamış arasında yazı-tura!
Sonunda verdi kararını,
öylece oturacaktı taşın üstünde,
fotoğraflar solana dek
ve manzara çorak alabildiğine.
O dik yokuşu inerken nasıl da ısıtmıştı güneş kanı.
Şeytanım, ruhum, mecalim, hatırla.
Yaşamadık mı?
Bir şey değişmeyecek,
sürüp gidecek eskisi gibi.
Hatırla!
Nasıl da ısıtmıştı kanı.
Nasıl da güneş.
Yaşamadık mı
o keskin çağı?
Nasıl da
ah tanrım
nasıl da
kanı.
30 Ocak 2012 Pazartesi
SENİNLE
Marcel. Şaşırtıcı bir resim yapmışsın. Tuhaf renk tonları, alışılmadık bir düzenleme...Ressam olmama karşın yanyana gördüğümde beni bile duraksatan cesur renkler kullanmışsın. Nasıl yaşadın acaba? Nelerle uğraşarak geçirdin yaşamını? Gelişigüzel bir fırçayla yapmışsın resmini. Samur değil! Birkaç kıl resmin üstüne yapışıp kalmış. Yoksul olduğunu akla getiriyor bu. Resmin başka en ufak ipucu vermiyor yaşamına ilişkin. Çok yalın. Herhangi biri tarafından, belirsiz bir zaman dilimi içerisinde yapılabilirmiş gibi evrensel. Gel gör ki hiç karşılaşmadım benzeriyle şimdiye dek. Ünlü ya da sıradan hiç bir ressamı, hiç bir akımı anımsatmıyor.
Yapraklarını dökmüş o yalnız ve kocaman ağaç sen misin? O kadar yaşlı mıydın gerçekten? Resme sığmamışsın. Peki neden o evi beceriksizce çizdin karşına? Bu da çocuksu yanını gösteriyor. Başka ağaç yok görünürlerde. Uzaklarda makilerle ve karla kaplı inişli yokuşlu bir alan var. Yaşını anlayamıyorum. Yoksa yaşın yok muydu? Hiç olmadı mı? Yalnızca kimsenin gözüne çarpmadan bu resimdeki evde yaşamağa başladın ve ortadan yok mu oldun zamanı gelince? Belki de bu senin yaptığın tek resim. Boyaları da kendin ürettin köklerden, tuvalini kendin dokudun, şasini hazırladın. İnsan yüzü görmedin yaşamında, belki nergis gibi yakınlardaki bir suya eğilip kendi yüzünü gördün ve şaşırdın.
Ben de senin gibi tek başıma kalmıştım. Seni görünce, " işte evimi paylaşabileceğim biri," diye düşündüm. "Beni asla tanımayacak, hiç konuşmaz, tedirgin etmez, masrafı yok, kediden daha iyi, bırakıp gittiğimde aklım evde kalmaz, onu alayım." dedim.
Kesme camlı eski asansörle üst kata çıktık. Yeşile boyalı sahanlıkta indik. Uzun koridorda yürüdük. Çamaşırhanelere, küçük odalara, yangın merdivenine açılan kapıların arasından seninle birlikte geçtik. Evin kapısını açtım. İçeri girdik. Doğumu olan, ölümü olmayan seni bir süreyi geçireceğin mekana getirmiştim. Ben ölümlüyüm, sense ölümsüz olmak üzere yaratılmışsın. Gene de sana egemenim. İstesem seni parçalayabilirim, yakabilirim, ortadan kaldırabilir ve unutabilirim. Ne var ki bunları yapmakla ölümlülüğün tarafını tutmuş olurum. Dahası sen kendini sevdirdin bana. Seni yaşatmak isterim. Keşke senin için bir şeyler yapabilsem. Şimdiden ilk düşüncelerimden caymış gibiyim. Seni alırken sıraladığım yararlarından geçtim. Beni uğraştırmanı istiyorum.
Evimde fildişi yağlıboyalı yüksek kapılarla birbirine açılan odalar, holler var. Yüksek tavanları yüzyıllık özgün resimler süslüyor. Bu apartman katını kış ortasında kiraladım. Lapa lapa kar yağıyordu. Epey sürdü soğuklar. Ev yeterince ısınmıyordu, üşüyordum. Sürekli gidip geliyor, odalarda dolaşıyor, beyaz duvarlara bakıyor ama geceleri orada kalmıyordum. Odalar boştu. Boşluk yankı yapıyordu. Yalnızca resimlerimi götürmüştüm oraya. Yerde duvara dayalı duruyorlardı. Bir gün cilalı rabıta tahtaları üzerinde geniş adımlarla dolaşarak resimleri duvarlara astım. Uzun süre böyle sanat galerisi gibi durdu ev. Sonra bitpazarlarını dolaştım. Yapının gerektirdiği gibi elde örülmüş dantel perdeler, büyük kare bir masa, hasırlı iskemleler, camlı bir kütüphane, koltuklar, halılar, görkemli aynalar alarak katı içinde yaşanabilir duruma getirdim.
Derken bahar geldi ve değişti İstanbul. Küçük bir balkonum var. Balkondan, çok yüksekten bakınca evler kül rengi, duman rengi lekeler, kümeler halinde uzayıp gidiyor önümsıra... İnsanda tuhaf duygular açıyor bu görünüm. Çıplak ve yalın gerçeklerin üzerinden kanatlarını çırpa çırpa yavaşça uçup giden iri ve zeki bir kuş sanıyorum kendimi.
Şimdi, baharın son günlerinde, yalnız değilim, sen varsın Marcel.Eskiden olsa yapılması gereken bir sürü iş olurdu. Kitapları, gazeteleri, dergileri okumak, filimleri, oyunları izlemek, resim sergilerini dolaşmak, açık oturumlara, operaya, baleye, caz konserlerine gitmek, geceleri arkadaşlarla çıkıp, barlarda, kulüplerde sabahlara kadar içmek, tartışmak...
Gittim, yatağa uzandım. Tavana baktım. Senin sorularına hazırladım kendimi. Yanıtlarımın gerçekleri deşer nitelikte olmasını diledim.
Gözlerimi kapadım. Koşuyolu'ndaki Pembe Köşk'teyim şimdi. Beş yaşındayım. Pembe taftadan karpuz kollu bir giysi içindeyim. Konuklarımız gelmiş. Herkes çok şık giyinmiş. Kadınlar uzun tuvalet, erkekler smokin giymişler. Bahçede oturuluyor. İrili ufaklı demir masaların çevresinde konuşulup gülüşülüyor. Uşaklar servis yapıyorlar. Belli belirsiz bir telaş var. Tüm aile, uzak, yakın akraba ve dostlar nezih bir topluluk oluşturmuş. Bahçe köşkün tam önünde. Herkes oturduğu yerden köşkü görebiliyor. Özel bir gün. Bir gösteri yapılacak! Derken o an geliyor. İşçiler bir anda ortaya çıkıyorlar. Sayıları en az konuklar kadar. Verilecek işareti bekliyorlar.Hepsinin aynı anda davranması gerek! Babam ayağa kalkıp işareti veriyor. Yapılacak iş Pembe Köşk'ü hiç bozmadan on metre arkaya ve biraz da sola kaydırmak. Çocuk olduğum için bu bana hiç de imkansız gelmiyor. Yapıların ille de temellerin üzerinde durmaları gerektiğini bilmiyorum daha. İşçiler abanıyorlar, itiyorlar, kendilerine söz verilmiş olan artı değeri hak edebilmek için var güçleriyle çırpınıyorlar. Fakat olmuyor! Tuğlalar, kalaslar, toz toprak içinde yapının içi bütünüyle çöküp yok oluyor. Kalan yalnızca dış duvarlar, bir pembelik, o kadar...Konuklardan üzgün sesler yükselirken babam yerinden kalkıyor. (İşareti verdikten sonra yerine oturmuştu.) Bu kez bahçenin bitimindeki kameriyeden sarkan bir ipi çekiyor ve bir perde tıpkı tiyatro perdesi gibi kapanarak bahçeyle evi birbirinden ayırıyor. Perdenin üzerindeki desen üç boyutlu, bahçenin devamı imiş gibi...Sanki ev hiç olmamış gibi. Bunu da konukların daha fazla üzülmemelerini sağlamak için babamın önceden hazırlatmış olduğunu düşünüyorum. Kameriyenin yanında sessizce bekleyen orkestra oda müziği çalmağa başlıyor, uşaklar hiç bir şey olmamış gibi servis yapmayı sürdürüyorlar.
Gözlerimi açtım. Düşünmek için ayrılan süre dolmuş, bu arada sen kahvaltıyı hazırlamışsın. Balkona açılan dar, beyaz odadaki küçük masanın üzerinde hazırlamışsın. Tam sevdiğim gibi; portakal suyu, çay, peynirler, yumurta, böğürtlen reçeli, tereyağı, kızarmış kepek ekmeği ve kahve.
Kahvaltı boyunca bir şey sormadın, suskundun, uzun süre sürdürdün suskunluğunu. Bir an amacının gerilim yaratmak olduğunu sandım. Balkon kapısından gelen ışığa arkanı dönmüştün. Işık çerçevelemişti seni. Orada, karşımda öylece oturuyordun. Hiç bir şey sormadan. Ben de sustum. Soru sorulmazsa ne anlatabilirdim ki? Saatler geçmiş, gökyüzü menekşe rengine boyanmağa başlamıştı. İşin anlamsızlığı canımı sıkıyordu. Mutfağa gittim. Kuzinenin üstünde duran derin cam kaseyi aldım. Önce onu çivilerinden söktüm, şasiden ayırdım. Sonra makası aldım, küçük parçalara böldüm onu. Cam kaseye koyup bir kaç kibritle balkonda tutuşturdum. Pek kolay olmadı yanması. Bekledim. Ateşe baktım. Sesler de çıkarıyordu. Biçim değiştirip kalıntı haline geldiğinde her şey duruldu sanki. Gece başladı. Hayat yerli yerine oturdu. Telefon çaldı.
20 Mayıs, 1978, Elmadağ
Arifi Paşa Apartımanı
DAVET
İçiliyorsa eğer, savaştandır arkadaşım.
Gecede hızla giden bir tren olarak bakmalısın kendine,
hiç yolcu indirmeyen ve
durmadan geçip giden kent içinden.
Bir şebboyun kendisi koklanmalıdır,
resimleri biriktiren de o olmalı...
Solucan bakışsız yurttaşım, kadim,
nasıl da benzedik birbirimize.
Hadi rahat konyaklarımıza gömülüp
günah çıkartalım.
İçiliyorsa savaştandır bu kesin,
suya çizilen yüzün biraz beklesin,
bahar gelince korsanlar...
Bak kaç üç aylar geçti altüst olalı denizler,
yedi vakitte bir gözlerini kaldırıp gökyüzüne
hep o bildiğimiz kimseler, tanıklarımız yani,
birbirlerini bir daha göremeden öldüler.
Uygarlık unutmaz;
mavi mevsimlerden biriydi gene,
zamanın uçuştuğu
ve şeylerin belli konumu olmayan,
kar beklenirken
müzikle...
28-29 aralık 1982
Gecede hızla giden bir tren olarak bakmalısın kendine,
hiç yolcu indirmeyen ve
durmadan geçip giden kent içinden.
Bir şebboyun kendisi koklanmalıdır,
resimleri biriktiren de o olmalı...
Solucan bakışsız yurttaşım, kadim,
nasıl da benzedik birbirimize.
Hadi rahat konyaklarımıza gömülüp
günah çıkartalım.
İçiliyorsa savaştandır bu kesin,
suya çizilen yüzün biraz beklesin,
bahar gelince korsanlar...
Bak kaç üç aylar geçti altüst olalı denizler,
yedi vakitte bir gözlerini kaldırıp gökyüzüne
hep o bildiğimiz kimseler, tanıklarımız yani,
birbirlerini bir daha göremeden öldüler.
Uygarlık unutmaz;
mavi mevsimlerden biriydi gene,
zamanın uçuştuğu
ve şeylerin belli konumu olmayan,
kar beklenirken
müzikle...
28-29 aralık 1982
Ben kim miyim?
-Günler kısaldı. Hava karardı. Ben kimim?
-Kara deliğimsin benim, ışık hızından da öte...
çıkamadım işin içinden, sordun söyledim işte...
ortak paydamızdı ölüm.
-Kara deliğimsin benim, ışık hızından da öte...
çıkamadım işin içinden, sordun söyledim işte...
ortak paydamızdı ölüm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















.jpg)