17 Temmuz 2012 Salı


İlk Romanını Kaleme Almış Olan Yazarın  Son Sözü





Rastlantıları  seviyordum. Ansızın, kendiliğinden gelen, beni rahatsız etmeyen her şeyi kabulleniveriyordum. Uzun uzadıya ölçülüp biçilmeksizin, hesapsız kitapsız, hop diye gelen şeyleri... Ama öyle ömür  boyu kabullenmek değildi benimkisi! ‘Bu da geçer.’ Kabilindendi...

Bu ilham da işte öyle ansızın gelmişti. Kasım ayının son günleriydi. Yazlıktan yeni dönmüştük. Kafamda henüz yazı bitirememiştim, gelecek yazı özlüyordum. Bir sabah vakti çok erken uyandım. Şeytan dürtmüştü sanki! Şiirler akla mısra be mısra akıverir ya hani, aynen öyle oldu. Baştan sona, ayrıntılarına varıncaya dek sular seller gibi geldi, aklıma düştü. Oysa  ‘roman’  yazmağa kalkışmak planlarımda hiç yoktu. Hikaye belki, şiir mutlaka ama roman?

Uzun süredir resim yapmaktan alıkonulmuş, sıkıntılı, arızalı biriydim. Literatüre bir suluboya ressamı olarak geçmiştim. Hayatımı hayal ettiğim gibi yaşayamamıştım. Artılarım da olmuştu, eksilerim de... Zamanla sorunum vardı, oysa zamansızlık içinde yaşamımı sürdürmek istiyordum. Sonunda yalnızın yalnızı asosyal bir tip olup çıkmıştım. Öyle görülüyordu ki bu vahiy gibi gelen, kaçırılmayacak bir fırsattı. Bir kurtarıcı! ‘Vardır  bir kerameti!’ Dedim ve oturup yazmağa koyuldum. Roman yazan arkadaşlar haklıymış, tadına doyum olmuyordu. Konu genişledikçe genişliyor, sınırlarının içinde kalmıyordu ama kontrolden çıkıp başıboş bir şekilde kaçıp kurtulmadı da elimden; hep yakaladım, birbirimizi sürükledik ve sonlara yaklaştık

Derken günlerden iki gün iki ana karakterim karşıma çıkıverdi aniden. Yaşamakta olduğumuz gerçek hayatta onlarla tanıştım. Biri yaşından umulmayacak olgunlukta şiirler yazan gencecik bir kızdı. Annesinin okuyayım diye elime tutuşturduğu A4 kağıtlarda kayıtsızca göz gezdirmeğe başladım, bitirdiğimde neredeyse küçük dilimi yutacaktım. ‘Öteki’  ise bir modacı idi, zirveye tırmanmağa çalışan. İkisi romanımdaki gibi kardeş değillerdi tabii ki, birbirlerini  tanımıyorlardı bile. Ayrı mekanlarda, farklı durumlarda karşılaşmıştık ama bu çarpı iki tanışıklık benim yolumu kesti. Romandaki rastlantılar yetmiyormuş gibi bir de dünyevi insanlar çıkmıştı karşıma, bir nevi artı değer oluşmuştu ve sanki romanım gerçeğe dönüşecekmiş gibi saçma bir duyguya kapılmıştım oysa uzunca bir zaman dilimi içinde hayali insanlarımla yaşamak, onlarla keyifli keyifli oynamak, onlara suni teneffüs yaptırarak kendi havada durumumu hiç değilse bir süreliğine askıya almak istemiştim. Bu iki gerçek kişi son derece yetenekli ve hoş kimselerdi, hasbelkader romanımı okuyacak olsalar bana gücenmelerini hiç istemem, gel gör ki tam da ben hayattan soyutlanmaya ve kendimi yaratı sürecime adamaya karar vermişken birdenbire somut hayatta karşıma dikilivermişlerdi. Bu iki varlığın yazdığım şeyle bağımı belki de güçlendirmeleri gerekirdi ama öyle olmadı işte! Tam tersine koparmasına ramak kaldı. Bilmiyorum, başka nedenler de olmuş olabilir ama sonuçta kalemi kağıdı bıraktım. Beklemeğe koyuldum. Artık rastlantı maslantı istemiyordum. Hiç yoktan var etmekti istediğim. Yaşadıklarım yeterdi, kanlı canlı insanlar yeterdi ve artık yerim masamın başıydı. Yaşa yaşa, nereye kadar? Etrafta başıboş dolandığım uzunca  süre içinde yarattığım ya da yarattığımı sandığım karakterlerin benzerleriyle bir bir karşılaştım, yani ara vermek bir işe yaramadı! Aşk romanında mutlaka bulunması gereken ‘gerçek aşk’ da bambaşka bir yerden patlak verdi. ‘Yazgı dedikleri bu olsa gerek,’ diye düşündüm, ‘Canlı ya da cansız hiçbir nesne yeterince özgür olamıyordu. Her ‘şey’i  karşılayan bir ‘öteki’ vardı!’  İşimin başına döndüm.
Ayşe Nur Kocatopçu