29 Şubat 2012 Çarşamba

Bertolt Brecht'in ilk oyunu olan nihilist "Baal" in açılış şiiridir.


                                 B A A L

         ( Toplum dışıların  Baal’i)



BÜYÜK  BAAL  KOROSU

Büyürken Baal anasının beyaz karnında

Gökyüzü geniş, sessiz ve solgundu o çağlarda,

Çıplak, genç ve tuhaf epeyce

Tam Baal’in sevdiği gibi, dünyaya geldiğinde.



Gökyüzü dururdu zevk ve acı içinde

Baal uyurken bile ya da kendinden geçtiğinde.

Gece gök menekşe ve Baal zilzurna,

Baal uslu, gök kayısı rengi gün ağardığında.



İşte böyle hastane, kilise, meyhane arasında

Kayıtsız mekik dokurken bırakır alışkanlıklarını,

Hele yorgunsa çocuklar, çökmeyecektir asla,

Baal kendi göğünü çekecektir aşağı.



Kalabalığı içinde günahkarların, utanç veren

Baal çırılçıplak yatar bir o yana bir bu yana dönerek,

Yalnız gökyüzü ama gökyüzü sürekli

Tüm gücüyle onun çıplaklığını örtecek.



Hele yeryüzü, verirken gülen o azgın karı

Baal’i un ufak etti dizlerinin arasında,

Yaşattı ona tatlı, çılgınlık dolu anları

Ama Baal ölmedi, baktı yalnızca.



Baal cesetleri gördüğünde etrafta

Şehveti iki kat artardı.

Yer çok diyor Baal, adam yok pek fazla

Yer çok diyor Baal, geniş bu kadının karnı.



Bir kez, der Baal, kendini size tümüyle verince kadın,

Gitsin artık, başka şeyi kalmamıştır, bırakın.

Korkmayın erkeklerden, hepsi birbirinin aynı

Ama Baal korkar hatırlayınca çocukları.



Baal der ki iyi şeydir sefih yaşam

Ve işe yarayabilir sefih yaşayan adam,

Kötü alışkanlıklar değerlenir insan bilirse istediğini

Seçecekseniz ikisini seçin çünkü fazla gelir biri.



Tembellik, yumuşaklık bunlardan sakınmak gerekir

Ne yalan söylemeli, zevk almak öyle pek kolay değildir.

 Güçlü organları ve deneyimleri olmalı insanın

Bazen rahatsız eder adamı şiş bir karın.



Semiz akbabaları gözler Baal yıldızlı gökyüzünde

Çevresinde dolanan, ölümünü kollayan.

Cansız gibi yapar bazen, yakalar çullanınca üzerine

Ve akbabasını yer akşam yemeğinde ses çıkarmadan.



Yaslı yıldızlar altında, dert vadisinde

Baal ağzını şapırdatarak çayırları otlayacak,

Bitirince tümünü, dipsiz ormanların içine

Şarkılar söyleyerek, uyumaya koşacak.



Derinliklerine döndüğünde karanlık ana rahminin

Dünya nedir Baal’e? Baal doygundur özünde.

Gökyüzü yeterince pusuda hala ardında gözlerinin,

Ölüyken bile gökyüzü kalacak orada yeterince.



Çürürken Baal yeryüzünün karanlık kucağında

Gök geniş, sessiz ve solgundu bir kez daha

 Çıplak, genç ve tuhaftı epeyce

Baal’in sevdiği gibi işte bizimle olduğu süre içinde…



Bertolt Brecht

Çeviri: Ayşe Nur Kocatopçu


















1 Şubat 2012 Çarşamba

"En tepedeydi artık.  Kilisenin içinde sığınır gibi durdu,  oracıkta kocaman bir taş ilişti  gözüne, gitti oturdu. İşte şimdi sabahın bu erken saatinde ada yavaş yavaş uyanıyorken bu muhteşem  manzara tümüyle ona aitti. Çatısı ise berrak gökyüzü. Bağ bahçe arasındaki eski Rum evlerinin, üzerindeki kuş pisliklerinin bile usta bir ressamın fırça darbelerinden çıkmış izlenimini verdiği, uzaktan birer işçilik şaheseri gibi görünen eski Rum kiremitlerini kuş bakışı seyre  daldı. Osmanlı kiremitleri, Rum kiremitleri, Marsilya kiremitleri; büyük bir mozaik... Bir kiremit denizindeydi sanki ve farklı dalgalar oluşuyordu bu denizde."
"Sahile inerken o ressam kadının satın aldığı evin önünden geçti. Göz ucuyla süzdü bahçeyi. Zakkumlar serpilmiş, güneye bakan  duvarın bitişiğinde portakal ağaçları, palmiyeler boy atmış, cennet gibi olmuştu. Ressam ağaçların ortasındaki kameriyede koltuğuna oturmuş, sıkıca giyinmiş, eldiven bile takmış, kahvesini  yudumlarken  kitap okumaya dalmıştı.Onu fark etmedi bile."


“Aşk olsun, Hadi Amca” dedi “bunlardan bana vermemiştin!”
“A güzel evladım,  kitap meraklısına verilir, ama çok istiyorsan  elimde kalan bir set daha var senin için.”
“Yok yok boş ver, ben her zaman için gelip sizde de okuyabilirim nasılsa.”
“Bak şimdi hatırladım, babana vermiştim, sizin evde mutlaka vardır bunlardan.”
“Olmaz mı canım,” dedi Melda, “kütüphanemizde duruyor, ben ikisini de okudum, hem de büyük bir keyifle.”

"Akşamüzeri adaya döndü. Adımları onu sahilde küçük bir iskeleye sürükledi. Üç tane koca bidon üzerine oturtulmuş,  eğri büğrü tahta parçalarından yapılmış iskelenin ucuna yürüdü. Çarşaf gibi  denize baktı. İşte şu karşıda kıpırtısız duran Tavuk Ada’sına böylelikle on adım daha yaklaşmış oluyordu. Çocukluğunun Kalamış İskele’ sine  gitti geldi aklı, o iskele mi çok uzundu, git git bitmiyordu, yoksa o mu çok ufak bir çocuktu,  misafirliğe gittikleri köşkün  kızı olan bir ablanın elinden tutup  sessizce,  boylu boyunca yürüdüklerinde?"






DENİZ-ÇOCUK

Yaşadı umutsuz anlarını
o tedirgin gölgelerin
kirli yağmurları
yağdı durdu üstüne
acımasız gecelerin.

Aylardan Nisandı, yerler taş,
yüzü tam bir insandı.
Bir ses geldi kulağına
önceden duymadığı,
bir anlam veremedi çocuklara,
bir anlam veremedi çocuklara...

Bölünmüştük öylesine
sahipsiz bir kılıçla...saydamdı.
Şşşş... uzaklarda bir çocuk ağladı,
bilinmezin eşiğinde ağladı,
uçsuz bucaksız bir deniz gözlerinde,
gözlerine yerleşmiş ve donmuş ilkbahar.

Açgözlü devlerin savaş çocuğu o,
açgözlü savaşların dev.
Dikenli bir sabah güneşinde eritmiş
sınırsız tutkuların acemi sevincini.
Tek durmuş.
Tek kalmış.
Tek yenilmiş.
İçine çökmüş koskoca bir dağ
ve yüreklerinde tüfeklerle öldüler,
biz burada...


                                                                    1975