30 Ocak 2012 Pazartesi

SENİNLE

Marcel. Şaşırtıcı bir resim yapmışsın. Tuhaf renk tonları, alışılmadık bir düzenleme...Ressam olmama karşın yanyana gördüğümde beni bile duraksatan cesur renkler kullanmışsın. Nasıl yaşadın acaba? Nelerle uğraşarak geçirdin yaşamını? Gelişigüzel bir fırçayla yapmışsın resmini. Samur değil! Birkaç kıl resmin üstüne yapışıp kalmış. Yoksul olduğunu akla getiriyor bu. Resmin başka en ufak ipucu vermiyor yaşamına ilişkin. Çok yalın. Herhangi biri tarafından, belirsiz bir zaman dilimi içerisinde yapılabilirmiş gibi evrensel. Gel gör ki hiç karşılaşmadım benzeriyle şimdiye dek. Ünlü ya da sıradan hiç bir ressamı, hiç bir akımı anımsatmıyor.
Yapraklarını dökmüş o yalnız ve kocaman ağaç sen misin? O kadar yaşlı mıydın gerçekten? Resme sığmamışsın. Peki neden o evi beceriksizce çizdin karşına? Bu da çocuksu yanını gösteriyor. Başka ağaç yok görünürlerde. Uzaklarda makilerle ve karla kaplı inişli yokuşlu bir alan var. Yaşını anlayamıyorum. Yoksa yaşın yok muydu? Hiç olmadı mı? Yalnızca kimsenin gözüne çarpmadan bu resimdeki evde yaşamağa başladın ve ortadan yok mu oldun zamanı gelince? Belki de bu senin yaptığın tek resim. Boyaları da kendin ürettin köklerden, tuvalini kendin dokudun, şasini hazırladın. İnsan yüzü görmedin yaşamında, belki nergis gibi yakınlardaki bir suya eğilip kendi yüzünü gördün ve şaşırdın.
Ben de senin gibi tek başıma kalmıştım. Seni görünce, " işte evimi paylaşabileceğim biri," diye düşündüm. "Beni asla tanımayacak, hiç konuşmaz, tedirgin etmez, masrafı yok, kediden daha iyi, bırakıp gittiğimde aklım evde kalmaz, onu alayım." dedim.
Kesme camlı eski asansörle üst kata çıktık. Yeşile boyalı sahanlıkta indik. Uzun koridorda yürüdük. Çamaşırhanelere, küçük odalara, yangın merdivenine açılan kapıların arasından seninle birlikte geçtik. Evin kapısını açtım. İçeri girdik. Doğumu olan, ölümü olmayan seni bir süreyi geçireceğin mekana getirmiştim. Ben ölümlüyüm, sense ölümsüz olmak üzere yaratılmışsın. Gene de sana egemenim. İstesem seni parçalayabilirim, yakabilirim, ortadan kaldırabilir ve unutabilirim. Ne var ki bunları yapmakla ölümlülüğün tarafını tutmuş olurum. Dahası sen kendini sevdirdin bana. Seni yaşatmak isterim. Keşke senin için bir şeyler yapabilsem. Şimdiden ilk düşüncelerimden caymış gibiyim. Seni alırken sıraladığım yararlarından geçtim. Beni uğraştırmanı istiyorum.
Evimde fildişi yağlıboyalı yüksek kapılarla birbirine açılan odalar, holler var. Yüksek tavanları yüzyıllık özgün resimler süslüyor. Bu apartman katını kış ortasında kiraladım. Lapa lapa kar yağıyordu. Epey sürdü soğuklar. Ev yeterince ısınmıyordu, üşüyordum. Sürekli gidip geliyor, odalarda dolaşıyor, beyaz duvarlara bakıyor ama geceleri orada kalmıyordum. Odalar boştu. Boşluk yankı yapıyordu. Yalnızca resimlerimi götürmüştüm oraya. Yerde duvara dayalı duruyorlardı. Bir gün cilalı rabıta tahtaları üzerinde geniş adımlarla dolaşarak resimleri duvarlara astım. Uzun süre böyle sanat galerisi gibi durdu ev. Sonra bitpazarlarını dolaştım. Yapının gerektirdiği gibi elde örülmüş dantel perdeler, büyük kare bir masa, hasırlı iskemleler, camlı bir kütüphane, koltuklar, halılar, görkemli aynalar alarak katı içinde yaşanabilir duruma getirdim.
Derken bahar geldi ve değişti İstanbul. Küçük bir balkonum var. Balkondan, çok yüksekten bakınca evler kül rengi, duman rengi lekeler, kümeler halinde uzayıp gidiyor önümsıra... İnsanda tuhaf duygular açıyor bu görünüm. Çıplak ve yalın gerçeklerin üzerinden kanatlarını çırpa çırpa yavaşça uçup giden iri ve zeki bir kuş sanıyorum kendimi.
Şimdi, baharın son günlerinde, yalnız değilim, sen varsın Marcel.Eskiden olsa yapılması gereken bir sürü iş olurdu. Kitapları, gazeteleri, dergileri okumak, filimleri, oyunları izlemek, resim sergilerini dolaşmak, açık oturumlara, operaya, baleye, caz konserlerine gitmek, geceleri arkadaşlarla çıkıp, barlarda, kulüplerde sabahlara kadar içmek, tartışmak...
 Gittim, yatağa uzandım. Tavana baktım. Senin sorularına hazırladım kendimi. Yanıtlarımın gerçekleri deşer nitelikte olmasını diledim.
 Gözlerimi kapadım. Koşuyolu'ndaki Pembe Köşk'teyim şimdi. Beş yaşındayım. Pembe taftadan karpuz kollu bir giysi içindeyim. Konuklarımız gelmiş. Herkes çok şık giyinmiş. Kadınlar uzun tuvalet, erkekler smokin giymişler. Bahçede oturuluyor. İrili ufaklı demir masaların çevresinde konuşulup gülüşülüyor. Uşaklar servis yapıyorlar. Belli belirsiz bir telaş var. Tüm aile, uzak, yakın akraba ve dostlar nezih bir topluluk oluşturmuş. Bahçe köşkün tam önünde. Herkes oturduğu yerden köşkü görebiliyor. Özel bir gün. Bir gösteri yapılacak! Derken o an geliyor. İşçiler bir anda ortaya çıkıyorlar. Sayıları en az konuklar kadar. Verilecek işareti bekliyorlar.Hepsinin aynı anda davranması gerek!  Babam ayağa kalkıp işareti veriyor. Yapılacak iş Pembe Köşk'ü  hiç bozmadan on metre arkaya ve biraz da sola kaydırmak. Çocuk olduğum için bu bana hiç de imkansız gelmiyor. Yapıların ille de temellerin üzerinde durmaları gerektiğini bilmiyorum daha. İşçiler abanıyorlar, itiyorlar, kendilerine söz verilmiş olan artı değeri hak edebilmek için var güçleriyle çırpınıyorlar. Fakat olmuyor! Tuğlalar, kalaslar, toz toprak içinde yapının içi bütünüyle çöküp yok oluyor. Kalan yalnızca dış duvarlar, bir pembelik, o kadar...Konuklardan üzgün sesler yükselirken babam yerinden kalkıyor. (İşareti verdikten sonra yerine oturmuştu.) Bu kez bahçenin bitimindeki kameriyeden sarkan bir ipi çekiyor ve bir perde tıpkı tiyatro perdesi gibi kapanarak bahçeyle evi birbirinden ayırıyor. Perdenin üzerindeki desen üç boyutlu, bahçenin devamı imiş gibi...Sanki ev hiç olmamış gibi. Bunu da konukların daha fazla üzülmemelerini sağlamak için babamın önceden hazırlatmış olduğunu düşünüyorum. Kameriyenin yanında sessizce bekleyen orkestra oda müziği çalmağa başlıyor, uşaklar hiç bir şey olmamış gibi servis yapmayı sürdürüyorlar.
 Gözlerimi açtım. Düşünmek için ayrılan süre dolmuş, bu arada sen kahvaltıyı hazırlamışsın. Balkona açılan dar, beyaz odadaki küçük masanın üzerinde hazırlamışsın. Tam sevdiğim gibi; portakal suyu, çay, peynirler, yumurta, böğürtlen reçeli, tereyağı, kızarmış kepek ekmeği ve kahve.
Kahvaltı boyunca bir şey sormadın, suskundun, uzun süre sürdürdün suskunluğunu. Bir an amacının gerilim yaratmak olduğunu sandım. Balkon kapısından gelen ışığa arkanı dönmüştün. Işık çerçevelemişti seni. Orada, karşımda öylece oturuyordun. Hiç bir şey sormadan. Ben de sustum. Soru sorulmazsa ne anlatabilirdim ki? Saatler geçmiş, gökyüzü menekşe rengine boyanmağa başlamıştı. İşin anlamsızlığı canımı sıkıyordu. Mutfağa gittim. Kuzinenin üstünde duran derin cam kaseyi aldım. Önce onu çivilerinden söktüm, şasiden ayırdım. Sonra makası aldım, küçük parçalara böldüm onu. Cam kaseye koyup bir kaç kibritle balkonda tutuşturdum. Pek kolay olmadı yanması. Bekledim. Ateşe baktım. Sesler de çıkarıyordu. Biçim değiştirip kalıntı haline geldiğinde her şey duruldu sanki. Gece başladı. Hayat yerli yerine oturdu. Telefon çaldı.

20 Mayıs, 1978, Elmadağ
Arifi Paşa Apartımanı

                      

Hiç yorum yok: