İlk Romanını
Kaleme Almış Olan Yazarın Son Sözü
Rastlantıları
seviyordum. Ansızın, kendiliğinden gelen, beni rahatsız etmeyen her şeyi
kabulleniveriyordum. Uzun uzadıya ölçülüp biçilmeksizin, hesapsız kitapsız, hop
diye gelen şeyleri... Ama öyle ömür boyu
kabullenmek değildi benimkisi! ‘Bu da geçer.’ Kabilindendi...
Bu ilham da işte öyle ansızın gelmişti. Kasım ayının son
günleriydi. Yazlıktan yeni dönmüştük. Kafamda henüz yazı bitirememiştim,
gelecek yazı özlüyordum. Bir sabah vakti çok erken uyandım. Şeytan dürtmüştü
sanki! Şiirler akla mısra be mısra akıverir ya hani, aynen öyle oldu. Baştan
sona, ayrıntılarına varıncaya dek sular seller gibi geldi, aklıma düştü.
Oysa ‘roman’ yazmağa kalkışmak planlarımda hiç yoktu.
Hikaye belki, şiir mutlaka ama roman?
Uzun süredir resim yapmaktan alıkonulmuş, sıkıntılı,
arızalı biriydim. Literatüre bir suluboya ressamı olarak geçmiştim. Hayatımı
hayal ettiğim gibi yaşayamamıştım. Artılarım da olmuştu, eksilerim de...
Zamanla sorunum vardı, oysa zamansızlık içinde yaşamımı sürdürmek istiyordum.
Sonunda yalnızın yalnızı asosyal bir tip olup çıkmıştım. Öyle görülüyordu ki bu
vahiy gibi gelen, kaçırılmayacak bir fırsattı. Bir kurtarıcı! ‘Vardır bir kerameti!’ Dedim ve oturup yazmağa
koyuldum. Roman yazan arkadaşlar haklıymış, tadına doyum olmuyordu. Konu
genişledikçe genişliyor, sınırlarının içinde kalmıyordu ama kontrolden çıkıp
başıboş bir şekilde kaçıp kurtulmadı da elimden; hep yakaladım, birbirimizi
sürükledik ve sonlara yaklaştık
Derken günlerden iki gün iki ana karakterim karşıma
çıkıverdi aniden. Yaşamakta olduğumuz gerçek hayatta onlarla tanıştım. Biri
yaşından umulmayacak olgunlukta şiirler yazan gencecik bir kızdı. Annesinin
okuyayım diye elime tutuşturduğu A4 kağıtlarda kayıtsızca göz gezdirmeğe başladım,
bitirdiğimde neredeyse küçük dilimi yutacaktım. ‘Öteki’ ise bir modacı idi, zirveye tırmanmağa
çalışan. İkisi romanımdaki gibi kardeş değillerdi tabii ki, birbirlerini tanımıyorlardı bile. Ayrı mekanlarda, farklı
durumlarda karşılaşmıştık ama bu çarpı iki tanışıklık benim yolumu kesti.
Romandaki rastlantılar yetmiyormuş gibi bir de dünyevi insanlar çıkmıştı
karşıma, bir nevi artı değer oluşmuştu ve sanki romanım gerçeğe dönüşecekmiş
gibi saçma bir duyguya kapılmıştım oysa uzunca bir zaman dilimi içinde hayali
insanlarımla yaşamak, onlarla keyifli keyifli oynamak, onlara suni teneffüs
yaptırarak kendi havada durumumu hiç değilse bir süreliğine askıya almak
istemiştim. Bu iki gerçek kişi son derece yetenekli ve hoş kimselerdi,
hasbelkader romanımı okuyacak olsalar bana gücenmelerini hiç istemem, gel gör
ki tam da ben hayattan soyutlanmaya ve kendimi yaratı sürecime adamaya karar
vermişken birdenbire somut hayatta karşıma dikilivermişlerdi. Bu iki varlığın
yazdığım şeyle bağımı belki de güçlendirmeleri gerekirdi ama öyle olmadı işte!
Tam tersine koparmasına ramak kaldı. Bilmiyorum, başka nedenler de olmuş
olabilir ama sonuçta kalemi kağıdı bıraktım. Beklemeğe koyuldum. Artık
rastlantı maslantı istemiyordum. Hiç yoktan var etmekti istediğim. Yaşadıklarım
yeterdi, kanlı canlı insanlar yeterdi ve artık yerim masamın başıydı. Yaşa
yaşa, nereye kadar? Etrafta başıboş dolandığım uzunca süre içinde yarattığım ya da yarattığımı
sandığım karakterlerin benzerleriyle bir bir karşılaştım, yani ara vermek bir
işe yaramadı! Aşk romanında mutlaka bulunması gereken ‘gerçek aşk’ da bambaşka
bir yerden patlak verdi. ‘Yazgı dedikleri bu olsa gerek,’ diye düşündüm, ‘Canlı
ya da cansız hiçbir nesne yeterince özgür olamıyordu. Her ‘şey’i karşılayan bir ‘öteki’ vardı!’ İşimin başına döndüm.
Ayşe Nur Kocatopçu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder