Ey karanlık yüzyılların suni sevgilisi,
endamı bahar ve şehzade için hazırlanmış elleri.
Bir haber gelmedi senden, meraklandım a canım,
şu günlerde sana pek, pek özendim a benim.
Akşam dönüşü geçtim o büyülü bahçenden,
açılmış güller, kararsızmış bülbüller,
dök saçlarını geceye, tutulsun ay.
Hep senden ibaret, emin ol ki hayatım.
Bir Mezopotamya'lının eski gözleri
yeni metinlere nasıl geçerse,
işte öyle geçmeli zil, şal ve gül yakın tarihimize.
Rastladığın her menekşenin
bir yüzü vardır mutlaka.
Şaşar kalır. Hoyrat sesler
cenin ötesi sürekliliğe sığınıp,
ormanlarda yol kesip, kan içip,
elinin tersiyle ağzını silip,
sivrilmiş köpek dişleriyle işte yirminci
yüzyıl, çevremde oğullarım, öz oğullarım ve
üvey oğullarım, mesih güvensizliğine soyunan
ruhsatlı tabancalarım yarım kalanı sürdürüyorlar
dedikçe...
Rastladığın her menekşe bir öncekinin
bitmemiş serüvenidir mutlaka.
(içimizden biri
karanlık gecenin mutsuzluğunu
sonuna kadar yaşamayı
denedi)
Acemi çaylak, dön bak geriye,
bak çünkü her şey yarım kaldı gene.
Git o taşa otur sen.
Dokunsun geçenler teninin rengine.
Soğuksun, buz gibi ellerin,
kanın donmuş, satılmış yüreğin,
tatmamışsın cansız yeleklerini düş gücünün,
dalmamışsın balıklama derinlere,
sevdiğin çiçek bile orkide değil.
Diploman ufak parçalara yırtılmış,
dağılmış odanın içinde.
İkinci seçenek, diploman çıtırdıyor
şömine ateşinde.
Üçüncüsü ani rüzgar almış götürmüş onu
yazlık evin balkonundaki masanın üstünden
denize uçmuş, ıslanmış,
artık kullanılmayacak halde.
Gece yolculuklarını gerilerde bırakmış çoktan,
uzun saçlı bir ay
yaklaşıp gülümsüyor
sorar gibi.
Kamyonlar geçiyor gecenin içinden
karşıdevrimci sürücülerin kullandığı.
Kaç genç kız bekliyor onlardan
kendilerine koca olmalarını.
"Bir kadın evde oturmalı," dedi Selma,
"sürülse de kamyonlar gece."
Uçurtmanın ipini kaçırmış acemi çaylak,
seksekte yenilmiş, bayrak yarışında sonuncu,
hele köprüyü kurarken
o görkemli köprüsünü
içten içe
emekli bir örümcek gibi
umutsuz gecede
suya mutlaka düşecek olan kara gölgesini
aklına getirmemiş bile.
Zaman aktı gitti onun için,
bilinen ölü zaman,
otlar, yıllar, tozlar eskidi hep.
Kuşku kaldı.
Yitip gitmiş olanla
hiç yaşanmamış arasında yazı-tura!
Sonunda verdi kararını,
öylece oturacaktı taşın üstünde,
fotoğraflar solana dek
ve manzara çorak alabildiğine.
O dik yokuşu inerken nasıl da ısıtmıştı güneş kanı.
Şeytanım, ruhum, mecalim, hatırla.
Yaşamadık mı?
Bir şey değişmeyecek,
sürüp gidecek eskisi gibi.
Hatırla!
Nasıl da ısıtmıştı kanı.
Nasıl da güneş.
Yaşamadık mı
o keskin çağı?
Nasıl da
ah tanrım
nasıl da
kanı.
1 yorum:
Gergedan'da yayınlandı.
Yorum Gönder